“Burası ‘Derin Boyut’ adı verilen bir yer.Tamamen ayrı bir dünya sayılır. İçeride kötülük olduğu kadar iyilik de var. Sizin amacınız içeride saklı olan üç taşı bulup buraya.. yani Dünyaya dönmek. Eğer kötülerden biri bu üç taşı sizden önce ele geçirirse Bu kapıyı açmayı başarır ve oradaki tüm kötülükler buraya akar. Şayet böyle olursa o zaman Nephilim’ler gelmeden dünyanın sonu gelir.”
Sonra Murat’a bakıp gülümsedi.Aniden Murat içinde Meleğin fısıltısı duyuldu “Soqued Hozi’ye soru sormayı ihmal etme. O soruları çok sever.” dedi ve o da Diğer meleklerin yanındaki yerini aldı.
Murat önden diğer On iki kişide arkadan olmak üzere herkes önlerinde uzanan derin karanlığın içinde girdiler. Murat’ın ilk fark ettiği şey inanılmaz hızlı gelişen bir mide bulantısı ve ona eşlik eden düşme hissi oldu. Gözlerinin etrafında bin bir renk uçuşuyordu. Çoğu renk’ d daha önce hiç görmediği tuhaf renklerdi. Ve sonunda toprağa düştüğünde başı dönüyordu. Gözlerini açtı ama bulanık görüyordu. Silkelenip yavaşça ayağa kalktı. Ve etrafı incelemeye başladı. Her taraf sisliydi ve ormandaydılar. Ağaçlar gereğinden fazla uzun ve sivriydi. Onlar ise sönmüş bir kamp ateşinin etrafında uyuyorlardı. Murat hariç uyanan yoktu. Murat boynundaki Mavi madalyonu eline aldı ve gözlerini kapatarak. “Soqued Hozi” dedi.
“Bende ne zaman benimle konuşacağını merak ediyordum.” Dedi o ses tekrar.
“Sana tekrar soru sormak için geldim.”
“Ben bunun için varım.”
“Biz şu an tam olarak neredeyiz?”
“Derin Boyut’ta dünya gibidir Murat. Aynı dünyadaki gibi buranın da kendine has şehirleri ve burada yaşayan insanları vardır. Dünyadaki gibi gelenekleri ve Dünyadaki gibi hayvanları var.Ve sende Orada bulunan şehirlerden Pyrzas’tasın.”
“Yani Burası da dünyanın bilinmeyen bir parçası.”
“Öyle de diyebiliriz.Ama buraya ayrı bir Dünya demek çok yanlış olur. Burasını Kayıp Kıta Atlantis gibi düşünebilirsin. Dünyadakiler bunları biliyor ama görebilmiş değil.”
“İnsanlar buranın var olduğunu biliyor mu?”
“Tabii ki… Ama bildiklerinin farkında değiller. Öğrenmeden senin işinin bitmiş olması lazım”
“Peki biz neden Bir kamp ateşinin etrafındayız.”
“Bu durumu senin anlaman oldukça zor ama madem sordun…” Biran duraksadıktan sonra “Siz aslında burada daha önce yaşıyordunuz.Yani sizin ikizleriniz. Her biriniz burada doğdu ve burada büyüdü. Tanrı Onu öyle bir ayarladı ki bunu anlamak kimseye nasip olmaz. Doğal olarak Tanrı bunun olacağını daha önce de biliyordu.Şimdi ise görevinize rahatça devam edebilmeniz için onların vücuduna girdiniz”
“Yani burada tanınıyoruz. Peki biz burada neyiz?”
“Siz Burada çok eskiden beri var olan köklü bir Hırsız Çetesinin Loncalarından birisiniz.Oranın Patronu size bir görev verdi ve sizde bu görevde döndünüz. Dikkat edersen Ateş’in yanında büyük bir çanta olacak. Bu sizin göreviniz.”
“Ama burası bir Orman. Yani şehir tam olarak nerde?”
“Şu an beklediğiniz yer diğer Loncalar ile buluşacağınız yer. Onlar sizi alacak ve Pyrzaz’da bulunan Merkez’e götürecek.”
“Bu benim görevim” dedi.
Ve aniden o Mavi Işık söndü ve tekrar arkadaşlarının yanına döndü. Neredeyse herkes uyanmış ve şaşırmış bir şekilde etrafa bakıyordu. Derviş ayağa kalkarak Murat’ın bulunduğu ağaca doğru yürümeye başladı. Onun yanına ulaştığında :
“Murat Neler olduğu hakkında bir fikrin var mı?
“Soqued Hozi bana neler olduğunu açıkladı.Senin de madalyonun var sende konuş.”
Derviş bir şey demeden Madalyonunu tuttu ve onun ismini fısıldadı. Bundan sonrasını Murat duyamazdı. Onu kendi haline bırakıp diğer yol arkadaşlarının yanına yürüdü. Ve onlara Soqued Hozi’nin ona söylediği her şeyi dikkatli bir şekilde aktardı. Hikayesi bitince Diğer yol arkadaşlarının yüz ifadesi inanmış gibi gösteriyordu. Eray bir şekilde:
“Artık her şeye inanacak bir konumdayız. Bu neden olmasın ki..”
“Peki bir şey sormam gerek.” Diye araya girdi Dilek. “Bu bulmamız gereken taş ile Hırsız Lonca’nın ne gibi bir alakası var.”
“Onu ben de bilmiyorum ama yakında bunu öğreneceğiz.”
Derviş işini bitirmiş bir şekilde elinde topladığı odunlarla onun yanına geldi. Murat’a bakarak Odunları büyük bir gürültüyle yere bıraktı.
“Onlar gelene kadar donmak istemeyiz.” Dedi.
Birde bütün kafalar Oğuz’a döndü. Her şey konusunda aralarında tek fikir sahibi olan oydu. Aynı zamanda Grubun Lideri konumundaydı.
“Murat,Eray ve Derviş burada durup ateşi yakmaya çalışsın.Diğerleri de benim peşimde gelsin.” Dedi sonunda Lider.
Herkes onun dediğini yaptı. Murat,Eray ve Derviş ise ateşi yakma girişiminde bulundular. Kısa süre içerisinde ufak da olsa bir ateş yakılmış ama diğerleri hala gelmemişti. Eray :
“Sence onları aramaya gidelim mi? Onların bu kadar geç kalması doğal değil çünkü burası Orman. Burada odun’dan bol şey yok.”
“Biraz bekleyelim” dedi Murat. “Eğer uzun süre gelmezlerse aramaya başlarız.”
“Bence şimdi aramalıyız.” Diye önerdi Eray huzursuzca.
“Peki bu Orman’da onları nasıl bulmayı düşünüyorsun?” Konuşan Derviş’ti.
“Birimiz burada bekler.Diğer ikisi de farklı yollarda onu bulmaya çalışır. O kadar da zor olmamalı.”
“O kadar zor olmamalıymış” diye mırıldandı Derviş. “Kocaman bir yalan.. En azından binlerce gidebileceğimiz yol var. Hangisini tercih edeceğimize kim karar verecek.Şans mı?”
“Kendin karar ver…”
“Susun” dedi Murat elini kaldırarak.Sesi boğuk çıkmaya başlamıştı. “Sanırım geliyorlar..”
Ama çok kısa süre sonra yanıldıklarını anladılar çünkü duydukları ayak sesleri bir insan’ın atamayacağı kadar serttiler. Uzun olmayan bir aradan sonra duydukları ayak seslerinin sahiplerini anladılar. Bunlar At’ların ayak sesleriydi. At’ın sürdüğü at arabalarının içinde en azından yirmi kişi vardı. Ama ondan sonra iki At arabası daha geldi. İki tane kırmızı At arabası geride kalırken Mavi olanı Üçlünün yaktıkları ateşin yanında durdu. İçinden çıkan adamın Hafif kızıl saçları ve şahin gagası gibi burnu vardı. Murat’ın tahminlerine göre en az 1,86 boyunda olmalıydı.
“Hoş geldiniz dostlarım..” dedi nazik bir sesle. “Beni hatırlamıyorsunuz değil mi? Bunu tahmin edebiliyorum.” Tebessümü hafif ama ölçülüydü “ Merak ediyorum..nasıl olurda Onüç kişi aynı anda hafızasını yitirebilir?
“Evet hatırlamıyoruz.. Adınızı…” Adam Murat’ın sözünü nazikçe kesti.
“Adım Xamaz.. Kırmızı Zehir Loncasının Başıyım.” Diyerek onlara doğru saygıyla eğildi.
“Acaba bizim Lonca’nın adı nedir?” dedi Derviş.
“Bunu unutabildiğinize şaşırdım doğrusu…”
“Her şeyi unuttuk sanırım..” Derviş onun sözünü kesmekle kabalık ettiğini sonradan fark etti.
“Sizin Lonca’nın adı Sessiz Çığlık.. ah bu adı çok seviyorum. Neden ben seçmedim? Hala aklımdan şüphe duyuyorum.. Bu arada diğer dostlarınız nerde?” Birden yüzü yumuşadı. “Yoksa öldüler mi?”
“Hayır ölmediler.” Dedi Eray biraz sesini yükselterek.
“Sakin ol genç adam” dedi Xamaz buna cevaben. “Şimdi arkadaşlarını bulacağız.” Arkasını dönerek içerideki birkaç kişiye eliyle işaret etti. Ardından da Mavi arabanın içinden sekiz kişi çıkarak ormana daldı.
“Bu ormanda gezmek oldukça tehlikelidir. Yanınızda arkadaşlarınız varken bile.”
“Neden?” dedi Eray.. Biraz daha sakindi.
“Gözyaşı Gölü’nden çıkan yaratıklar yüzünden. Aslında bu konuda fazla bilgim yok ama bildiğim kadarıyla Oraya yaklaşmak tamamen imkansızmış. En son oraya Veoler adında bir çiftçi karısını ve çocuklarını kurtarmak için gitti ama hepimizin bildiği gibi o da artık delirmiş durumda… Yeni yaratıkların çıkmasından kimse hoşnut değil ama aynı zamanda da yapacağımız bir şeyde yok. Tek yapabileceğimiz şey bu Orman’a olabildiğince az uğramak ve olası bir tehlikeye karşı şehrimizi savunmak.”
“Ama görevimiz buraya gelmemizi gerektiriyor.” Dedi Murat.
“Biz kendimizi buna karşı savunabiliriz. Bizler bunun için eğitildik. Tehlikede olan insanlar bizler değiliz. Bunu başkaları düşünsün.”
Tam bu sırada Xamaz’ın göndermiş olduğu adamlardan biri onların yanına geldi.
“Efendim.. Onları bulduk.. Gizli Koru’nun orada saldırıya uğramışlar.. Bir çok kişi yaralı ve bildiğimiz kadarıyla bir de ölü var”
Üç kişi bunu duyunca kendinden geçti. Özellikler Eray’ın kanı beynine sıçramıştı.
“Gitme vakti geldi!”
Xamaz at arabasına binince üç kişide onun arkasında bindi. Harekete geçtikleri sırada Üçünün kalpleri Göğüs kafesini delecek gibiydi.Araba inanılmaz hızlı bir şekilde hareket ediyordu ama buna rağmen inanılmaz çok korkuyorlardı. Murat diğer iki at arabasının da hızla onları takip ettiklerini fark etti ama bunun üstüne düşünmek istemiyordu. Şimdi tek yaptığı şey Arkadaşlarının ölmemesi için dua etmekti.
Ve sonunda arkadaşlarının yanına ulaştılar. Burası Onca ağaç arasında küçük,açıklık bir alandı. Üç kişi yerde yatıyor diğerleri de Xamaz’ın göndermiş olduğu adamlar tarafında iyileştirmeye çalışılıyordu. Onları etrafında ise domuza benzeyen ama insan gibi yürüyen birkaç kişi tarafında kuşatılmıştı.Araba durunca bu ve diğer iki arabadan tüm herkes inmeye başladı.Diğerleri savaşırken üç arkadaş ta yerde hareketsiz yatan bedenlere doğru koştular.Biri Merve diğeri de Dilek’ti.
Hemen 10 Kişi at arabalarına taşındılar ve ardından savaş konusunda yeteneksiz olan üç sağ arkadaş savaşı seyretmeye başladılar. Bir silah olsaydı hepsi de savaşacak gibiydi. Eray :
“Bunlar o dedikleri Chabucabra denen yaratık mı?”
“Derviş bunun ne olduğunu öğrenebilir misin?” dedi Murat sonunda.
“Maalesef” diyerek üzüntüsünü dile getirdi. “Ama buradaki Kütüphane arşivlerine girebilirsem sana bu diyar hakkında bildiğin her şeyi söylerim.”
Murat bir şey demeden boynunda asılı duran Mavi madalyonu eline aldı ve alçak bir sesle “Soqued Hozi” dedi.
“Murat”
“Bana bunların ne olduğunu söyleyebilir misin?”
“Adı Nisroc.. Xamaz’ın bahsettiğin o yeni çıkan yaratıklardan biri. İnanılmaz güçlü ve saldırgan.. Genellikle insan’larla beslenir ama insan bulamazsa etraftaki hayvanları da yiyebilir. Genellikle…”
“Nasıl öldürülebilir?”
“Sadece Ateş’le.. Ateş onların direk kalplerine nüfus ederek kalplerinin durmasına neden olur.”
Murat elini Madalyon’dan çekti ve daha arkadaşlarının bir şey demesine fırsat kalmadan arabadan inerek savaşmakta olan Xamaz’ın yanına geldi. Xamaz :
“Murat arabanın içine gir.. Bunlar ölmüyor.. Şehirden yardım isteyeceğiz.”
“Onlar sadece Ateş’le ölür.. Aksi halde sonsuza kadar savaşabilirsin.”
“Bunu nereden biliyorsun?” dedi kaşlarını çatarak.
“Sadece dediğimi yap.”
Xamaz diğer adamlarına emir verirken o da arkadaşlarının yanına dönerek arabadan savaşı seyretmeye başladı. Xamaz Murat’ın dediğini yapmaya hazırlanıyordu. On kişi Ateşi yakıyordu onların hemen önünde duran On kişide onların yaktıkları okları atıyordu. Ateş Nisroc’un tenine deyince yaratıklar büyük bir çığlıkla yere düşüyor ve kısa sürede binlerce parçaya ayrılıyordu.. Kısa süre sonra tüm hepsi ölmüştü.Savaş bittikten sonra Xamaz’ın adamları yine indikleri at arabalarına tekrar binmeye başladılar.Xamaz onların bulunduğu arabaya bindikten sonra :
“Bize bunların nasıl öldürüleceği hakkında bir fikir verdiğin için sağ ol.. Ama merakımı cezbetti.. Nasıl?.. Nasıl oluyor da tüm bunları bilebiliyorsun.”
Murat aslında Xamaz’da böyle bir soru bekliyor olmalıydı ki cevabı hazırdı.
“Çok sağlam kaynaklara sahibim.” Dedi ve Derviş’e bakıp gülümsediğinde bu Xamaz’ın gözünden kaçmadı.Oda güldü..
“Ama ben yaratıkların daha yeni çıktığını sanıyordum.” Dedi Xamaz kaşlarını çatarak. Xamaz ne zaman kaşlarını çatsa yüzü on sene yaşlanıyordu.
Murat bu sözün karşısında afalladı ama onu bu durumdan yine araştırmacı arkadaşı Derviş kurtardı.
“Hiçbir canlı yaratık sizin sandığınız gibi çabuk yaratılmaz. Her canlının bu hale gelebilmesi için gerekli olan evrim süreci vardır.”dedi Derviş büyük bir gururla. “Bu yüzden de muhtemelen evrim süreci o sizin orada yaratıldığını düşündüğünüz O gölün etrafında gerçekleşmiştir.”
“Sözlerini çok dikkatli seçiyorsun genç dostum. Mirza sizi nerden buldu bilmiyorum ama o her zamanki gibi iyileri bulmuş. Eğer istersen bir süreliğine benim yanımda araştırmacı olarak çalışabilirsin. Zaten benim de senin gibi birine ihtiyacım vardı.”
“Çok teşekkür ederim ama ben halimden çok memnunum. Üstelik ben arkadaşlarımın yanında olmak istiyorum ama burada bildiğiniz bir kütüphane varsa işimi görür.”
“Çok şanslısın çünkü Derin Boyut’un en büyük kütüphanesi Pyrzaz’ta. Orada istediğin gibi zaman geçirebilirsin.”
“Peki ya diğer dostlarım?” dedi Murat.
“Onları bir şifacıya vereceğim. Çok şanslısınız çünkü o iki Bayan arkadaşınız henüz ölmüş değil ve o kadar da kritik durumda değiller. Sadece zehirlendiler ve hareket edemiyorlar. Benim şifacım bunu kolayca halledebilir. Bu konuda herhangi bir kaygınız olmasın.”
“Size olan borcumuzu nasıl ödeyeceğiz?” dedi Eray. O da diğer iki kişi gibi inanılmaz bir şekilde sevinçliydi.
“Bana olan borcunuzu zaten ödediniz.” Dedi onların getirdiği çantayı işaret ederek. “Bu getirdiğiniz hançer bildiğim kadarıyla Kutsal Taş’a giden kapının anahtarı.”
Kutsal Taş… Bu bizim aradığımız taş olmalı Diye aklından geçirdi Murat.. Bunun hakkında bildiği her şeyi öğrenmeliyim. Muhtemelen diğer dostları da aynı şeyi düşünüyordu çünkü ikisi de bu lafı duyduktan sonra şaşırmıştı.
“Kutsal taş mı?” dedi Şaşırmış numarası yaparak.
“Aslında bunlar kimseye anlatmamam gerekiyor ama hem size güvenim tam hem de Pyrzas’a daha uzun bir yol var.”
“Hikayesini duymak için sabırsızlanıyorum.”
“Ben ve Mirza’nın özel olarak ilgilendiği çok özel bir taş. Bu taş sayesinde yaratıklar bize saldıramayacak çünkü o taş elimize geçtiğinde tek bir sözle canlı birini öldürebileceğiz..Tabii bunu kötü amaç için kullanma niyetimiz yok.”
Bu siyah taş olmalı. Diye düşündü Murat.
“Ama işin kötü tarafı Bu hançerin açtığı muazzam kapı bir çok göl canavarı tarafından korunuyor. Bu görevi tek bir lonca başaramaz. Mirza muhtemelen bu görev için birkaç tane Lonca görevlendirecek. Onları ele geçirdiğimizde her şey daha da güzel olacak. Belki bu taş’la Bagored’e girer tüm kötü yaratıkları yok ederim kim bilir.” Dedi kahkahalar atarak. “Ama daha önemli olan bir şey var ki o da Slabdon’dan önce ele geçirmek zorunda olduğumuz.Çünkü onu alırsa Taş’ı Derin Boyut’tan kaçıracak. Çünkü bir tek o taş’lar Karanlık Yol kapısı’nı açabilir.”
“Bence bunlar Masal.”
“Hayır… Bu işi bu kadar hafife alma bence.. O Taş’ın yapabileceği şeyleri tahmin bile edemezsin.”
“Bunları düşünmek bile tüylerimi diken diken ediyor” dedi Murat. “Bence bu taşlar yok edilmeli. Ya sizden önce Derin Boyut sakinlerini yok etmek isteyen biri ele geçirirse? O zaman ne olacak?”
“İşte tamda bu yüzden bir an önce harekete geçmeliyiz.”
“Bence yanılıyorsun.. İnsanlar Dünya’da Büyü olmadan da barış sağlayabildi.”
“Ama eminim ki barış sağladığında birbirinden güçlü yaratıklar yer yüzünde dolaşmıyordu. Artık Devir değişti evlat. Her şey eskisi gibi değil.”
Uzun ve Derin bir sessizlik oldu ama Xamaz bu durumdan hiç hoşnut değildi.Sonunda…
“Cesarete inanır mısın?” diye sordu yavaşça.
“Artık neye inanabileceğimi bilmiyorum” dedi Murat. Burukluk,sesini sertleştirmişti. “Her şey siyah beyazdı benim için,her şeyin kesin hatları vardı;kesin tanımları.Evet Cesarete inanıyorum. Annem bana onu gerçek gibi öğretmişti. Sonra Doğduğum yerden taşındım.” Sanki devam etmeye gönlü yokmuş gibi duraksadı.Sonunda,Xamaz’ın ilgi ve şefkatle dolu yüzünü görerek yutkundu ve devam etti. “Yurduma geri döndüğümde,Cesaretin annemin bana anlatmış olduğu gibi şerefli,özveri isteyen bir yol olmadığını gördüm.Kısacası her şey düşünüldüğü gibi değil.”
Xamaz dışarıya baktığında gülümsedi “Sonunda Şehrimiz olan Pyrzas’a geldik.”
Murat hemen arabanın penceresinden şehrin muazzam görüntüsüne sahipti. Bulundukları tepeden neredeyse tüm şehir görülebiliyordu. Şehrin etrafı kalın duvarlar tarafından çevriliydi. Xamaz ve onun yandaşları büyük kapının önüne gelerek beklemeye başladılar.Bir muhafız Xamaz’ın bulunduğu arabaları kontrol ederek :
“Kimsiniz?” diye sordu Kim olduğunu bilmemesine rağmen yine de sesinde saygı vardı.
“Ben Kont Xamaz.. Lord Mirza’ya geldiğimiz bildirilsin.”
“Elbette efendim.” Muhafız hafifçe başını sallayarak gittiğinde onlar beklemeye başladılar. Murat şaşırmıştı :
“Mirza bir hırsız loncasının başı değil mi? Nasıl oluyor da Lord olabiliyor?”
“Mirza hırsızlıkta neredeyse ustadır. Hayatı boyunca sürekli çaldı ve şu anda onun tadını çıkarıyor.. Onun sahip olduğu şeyler onu lord yapmaya yeter de artar bile.”
Bu arada Muhafız geri gelmişti. İmzalı bir kağıdı Xamaz’a uzatarak :
“Artık içeri girebilirsiniz efendim.” Deyip kenara çekildi
“Teşekkür ederim.”
Kapı gıcırdayarak açıldı ve üç Araba ağır bir şekilde Pyrzas’ın kalabalık sokaklarında ilerlemeye başladılar. Dışarısı kesinlikle buz gibiydi. Pyrzas insanları sürekli bağırıp çağırıyor birbirleri ile bağırarak sohbet ediyorlardı çünkü bu ortamda başka yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Bir yandan yüksek sesle müşteri arayan satıcılar,diğer yandan arabaların çıkardığı gürültü kirliliği. İkisine bir de sıcak hava eklenince bu dayanılmaz oluyordu. Şu anda geçtikleri yer fakirlerin yaşadıkları bölgeydi. Sonunda biraz daha üst düzeyde insanların yaşadığı yerlere girince derin bir sessizlik çöktü. Buraya neden fakir insanlardan kimse gelmiyor? Diye düşündü Murat. Ve biraz düşündükten sonra bu düşüncesini soruya çevirdi.
“Bu iki mahalle arasında gizli olarak bekleyen Muhafızlar vardır. Onlar gizli bekledikleri halde tüm Pyrzas onların burada olduğunu bilir” diye cevapladı onu Xamaz.
“Peki geçmeye kalkarlarsa ne olur?”
“İki yıl hapis cezası ki bu burası için çok büyük bir cezadır çünkü buranın hapishanesi beklenildiğinden çok daha iğrençtir. Mahkumlara hafta da bir yemek verilir. İki yıl dayanan yoktur ama dayanan çıkmaya hak kazanır.”
Murat söylemek istediğini söylemeyerek tekrar dışarıyı seyre koyuldu. Hemen hemen her evin önünde kendisine özel bahçe ve her bahçede de havuz vardı. Burası adeta cennetti.
Ama onlar bu güzel cenneti de geçerek büyük bir binan önünde durdular.
Xamaz elini Murat’ın omzuna koyarak :
“İstersen arkadaşların iyileşirken bizimle gelip Mirza ile tanışabilirsin.. Muhtemelen seninle özel olarak görüşmek isteyecektir.”
“Ben burada arkadaşlarımın yanında durmayı tercih ederim.”
“Israr ediyorum.”
“Bende öyle..” diyerek araya girdi Eray. “Bizim birbirimizle konuşacaklarımız şeyler,yapacak planlarımız var. Onun burada bizimle beraber olmasını çok istiyorum ” dedi Eray resmi dilde konuşarak.
Murat Xamaz’ın yüzüne dikkatle bakarak :
“Yardımlarınız için teşekkür ederim.”
Xamaz gülümsedi ve herhangi bir şey demeden adamına gitmesi için emir verdi.
Sonunda üç arkadaş yalnız kaldılar. Bir an önce Xamaz’ın gidip onları yalnız bırakmasını bekliyorlardı. Derviş :
“Sence Bu Xamaz’a güvenebilir miyiz?”
“Bence başka şansımız yok” diye fikrini söyledi Eray.
“Bir Hırsız başına güvenebileceğimizi hiç sanmıyorum. Bunlar çıkarları uğruna annesini bile satar. Bu konuda dikkatli olmamız lazım ama Eray’ın dediği gibi başka da şansımız yok..”
Biraz bekledikten sonra “Hadi içeri girelim” dedi.
Üç yol arkadaşı Xamaz’ın adamlarının arkadaşlarını götürdükleri büyük binaya girdiler ve koridor boyunca da yürümeye devam ettiler. Üçü de birinin arkadaşları için onları durdurmasını umuyordu. Burası gereğinden fazla sessizdi. Herhangi bir karmaşa yoktu.. Sanki hastane boş ve terkedilmiş gibiydi. Orada bulunan koltuklara oturarak herhangi bir haberi beklemeye başladılar. Umut ettikleri gibi yanlarına sarışın bir bayan geldi. Uzun boylu ve zayıftı.
“Merhaba… Siz yeni gelenler olmalısınız.. Beni takip edin.”
Üç kişi kızı uzun süre boyunca takip ettiler. Zaman durmuş gibiydi. Sanki sonsuza kadar yürüyecek gibiydiler. Üstelik kızın yavaş yürümesi onların sinirlerini bozuyordu. Kız sonunda koridorda bulunan odalardan birine girdi. Diğer yol arkadaşları orada yatıyorlardı ve kimse onlarla ilgilenmiyor gibiydi. Arkadaşları derin bir uykudayken Murat :
“Neden kimse onlara bakmıyor? Burası bir hastane değil mi? Birinin onlarla ilgilenmesi lazım!”
Kız gülümsedi “Burası resmi bir yer değildir.. Onlarla ilgilenecek sadece bir Şifacı var ki o benim. Size kalacağınız yer için anahtar verdikten sonra onlarla ilgileneceğim.”
“Peki ne zaman iyileşirler?”
“İki bayan dışında diğerleri kısa zamanda iyileşir. Diğer iki kızın iyileşmesi de biraz uzun sürebilir.”
“Diğerlerinin iyileşmesi ne kadar sürer?” Murat lafları kızın ağzından resmen cımbızla alıyordu.
“Yaklaşık bir saat kadar. Biriniz burada bekleyecek diğerlerine de gideceğiniz yere kadar ben eşlik edeceğim. Şimdi, hanginiz burada kalacak?”
“Ben kalırım” dedi Derviş. Aslında Murat ve Eray da kalmak istiyordu ama önce o davranmıştı.
“Tamam o zaman.. Sen arkadaşlarının yanında kalırken ben de kalacağınız yerleri göstereyim. İkiniz beni takip edin” dedi ve Yürümeye başladı. Murat ve Eray kızı takip ederek dışarı çıktılar. Onları bekleyen bir At arabası vardı. Üç kişi arabaya binince Güzel kadın Seyise emir verdi.
“Hadi gidelim.”
Seyis nereye gideceğini biliyor olmalı ki direk cennet gibi olan mahalleye girerek bahçeli ve mükemmel döşenmiş bir evin önüne geldiler. İkisi arabadan inerken kadın:
“Yardımlarınız için teşekkür ederim.” Dedi Murat.
“Bu benim görevim.” Dedi kız ve at arabası giderek onları yeni evleriyle yalnız bıraktılar.
“Burası güzel bir eve benziyor.” Dedi Derviş. “Acaba içeride kütüphane var mıdır?”
“Bundan hiç kuşkum yok.. Hadi girelim.”
Murat anahtarıyla kapıyı açarak içeri girdi. İlk fark ettikleri şey evin çok sıcak olmasıydı ki bu çok iyi bir haberdi çünkü dışarısı buz gibiydi.
Evin içinde hemen hemen her şey vardı. Fark ettikleri ve üzüldükleri tek şey iki yatak odasının olmasıydı. Ama her odada da altı yatak vardı. Muhtemelen kızlar bir odada erkekler bir odada yatacaktı.
“Ben biraz evi gezeyim” dedi Derviş. Murat bir şey demeden Salondaki kocaman koltuğa kendini bıraktı. Uzun zamandır rahat bir şekilde oturmayı bekliyordu. Oturduğu yerden etrafı incelemeye başladı. Salon oldukça büyüktü. Yine Kulübedeki gibi kocaman bir şömine vardı. Burada arkadaşlarına korku hikayesi anlatacağı günü sabırsızlıkla bekliyordu. Yaklaşık dokuz kadar koltuk vardı. Dört tane Kanepe ve iki sandalye ile de oldukça güzel bir uyum oluşturuyordu. İncelediği sırada Derviş kocaman bir kitapla odaya girdi.
“Burada kocaman bir Kütüphane var.. İstersen bir göz at.. Sen bile çıkamayacaksın.”
Hemen yanına geldi ve elindeki Kitapla Murat’ın oturduğu koltuğun hemen yanına geldi.Derviş Murat’a kitabı göstererek:
“Şunu bir oku.. Sanırım Buradakiler Dünya’yı iyi biliyor ve onu araştırıyor.. Oradaki olayları inceliyor.”
Murat kitabın sararmış sayfasına baktı : “1752 yılında Fransız Thomas Francois D'Alibard, yıldırımı yakalayıp bir şişeye koymak üzere bir deney yaptı. Yardımcısı Coiffier'i fırtınalı bir günde üç boş şarap şişesiyle desteklenmiş bir tahtadan oluşan bir sandalyenin üzerine oturttu. Coiffier elinde 15 metrelik bir demir çubuk tutuyordu ve çubuğun alt ucu, alüminyum folyoyla sarılmış bir şişeye bağlıydı. Bu çılgın fikir işe yaradı, Coiffier hayatta kaldı ve Benjamin Franklin'in yıldırımın elektriğin bir formu olduğuna dair görüşü ilk kez kanıtlandı.”
“İlginç” dedi Murat. “Muhtemelen Dünyayı ve Oradaki insanlar araştırmakla bir amaçları vardır.” Murat okumaya devam etti. “Filozoflar uzun yıllarca eğer ruh varsa madde mi yoksa başka bir formda mı olacağını tartıştı. 1900'lerin başında Amerikalı bir doktor olan Duncan MacDougall tüberkülozlu hastalarını incelemeye alarak, onlar ölür ölmez ağırlıklarında bir değişme meydana gelip gelmediğini ölçtü. Sonuçta ölüm anında altı hastadan dördünün ağırlığının 21 gram azaldığı görüldü.
Bu buluşun zekice mi yoksa sadece tuhaf mı olduğu netlik kazanmadı ancak olağandışı önermelerin olağandışı kanıtları olması gerektiği mantığıyla ortada kaldı. Henüz deneyi modern imkânlarla tekrarlayan çıkmadı.”
Murat Derviş’e dönerek. “Bunları ben bile bilmiyordum” dedi.
“Buradaki insanlar bir garip. Acaba düşünceleri nedir?”
“Bilmiyorum ama hayırlı olmadığı kesin.”
“Sence yarın Mirza ile neler konuşacağız?”
“Hiçbir fikrim yok” diye cevapladı Derviş onu. “Belki de Mirza bize bir görev vermez.”
“Şimdi bir görevden döndüğümüzü varsayarsak vermez herhalde.. Çünkü her insanın dinlenmeye ihtiyacı vardır.”
“Belki de dinlenmeye gerek duymayan bir görev vermişti bize.”
“Sanmıyorum çünkü Xamaz bize bu bulduğumuz eşyayı uzun zamandır aradığını söylemişti. Onun uzun zaman aradığını biz bulduysak bu kolay olmamalı.”
“Murat… İstediğini düşünebilirsin.. Mirza bize ister görev versin isterse vermesin.Şu an için tek istediğim arkadaşlarımı sağlıklı görmek ve onlarla az da olsa vakit geçirmek. Tek umudum ve yaşama bağlı kalma sebebim desek”
Murat Derviş’in oturduğu sandalyenin tam karşısına geçti. Koca masanın bir tarafında Murat diğer tarafında da Derviş vardı şu anda. “Küçük maceramızdan çabuk sıkılmışsın bakıyorum” dedi gülümseyerek.
“Murat bu kadar iyimser olma! İki arkadaşımızı neredeyse kaybediyorduk. Diğer dostlarımızı kimliği belirsiz bir kadının ellerine teslim ediyoruz. Nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun”
“Daha kimse ölmedi!” diye hatırlattı ona Murat sertçe.
“Bizim dikkatli davranmamız için birinin ölmesi mi gerek?”
Murat cevap vermek üzereydi ki biri sert bir şekilde kapıyı vurmaya başladı. Murat ve Derviş ani bir şekilde kapının yanına yani aşağıya indiler. Kapıyı açtıklarında Arkadaşlarının sevinçli yüzleri ile karşılaştılar. Murat :
“Yeni evimize hoşgeldiniz” dedi kahkahalarla gülerek. Diğer arkadaşları da ona eşlik ederek büyük eve adım attılar. Yeni evde,Onlardan 1 saat daha fazla evde bulunan Derviş ve Murat sanki muazzam ve bir o kadarda muhteşem evi biliyormuşçasına yol arkadaşlarına evi gezdirdiler. Hem onları gezdiriyormuş gibi yapıyor hem de aynı anda kendileri gezme fırsatı yakalıyordu. Gerçekten de ev diğer evlerin arasında Okyanus’taki inci gibi anında belli oluyor ve onlardan farkını açıkça gösteriyordu. Tüm yol arkadaşları burada bulunmaktan gurur duyuyordu. Her biri sessizce evi gözlüyor,burada yaşamadıkları için kaderi suçluyorlardı. Hepsinin aklından acaba Dünya’yı boşverip burada yaşamak gibi çılgınca fikirler geliyordu. Burası adeta huzur yumağı gibiydi. Tüm insanlar birbirleri ile dürüstlük çerçevesinde konuşuyor birbirlerinden fazla şey gizlemiyorlardı.Tabii ki herkesin kendisine özel bir hayatı ve sırları vardı ama sakladıkları sırlar bazı insanlara zarar vermek inancı taşımıyordu. Kötü olanlar ise zaten burada fazla bulunamıyordu çünkü disiplin çok sıkıydı. Yol arkadaşlarına göre bu Şehrin en kötü özelliği Fakir ve Zengin gibi büyük bir ayırımı yapmalarıydı. Ama Murat’ın inancına göre bu yakında değişecekti!
Tüm yol arkadaşları gayet yorgun bir şekilde hemen Salona’a yöneldiler. Herkes farklı yerlere oturduktan sonra uzun ve büyük bir sessizlik oldu. Hiçbiri ağzını açmak istemiyordu. Sanki ağızlarını açsalar kötü bir söz söylemek zorunda kalacaklarını hissediyor gibiydiler. Ama çok uzun süre sessizlik de hayra alamet değildi.
“Eray bizlere anlattı ama sanırım iki ağızdan duymak çok daha anlaşılır olabilir.” Dedi Çiğdem.
“Bence.. Sizin soru sormanız daha iyi” dedi Murat. Tebessümü kimsenin gözünden kaçmamıştı.
“Bizim ilk görevimiz tam olarak neydi?” dedi Çiğdem bunun üzerine.
“Görevimiz..” Murat bir süre düşündü. Sözcüklerini toparlamak zorundaydı. “Bize gereken bir şey.. Taş hakkında.. Sanırım Taş’ı koruyan kapının anahtarı olabilir.”
“Bu durumda bizim Mirza ve Xamaz ile oldukça fazla işimiz var. Ve anladığım kadarıyla da onunla Düşman olacağız.”
“Kesinlikle! Ama…”
Oğuz kaba bir şekilde Murat’ın sözünü kesti. “Ama onunla Düşman olacağımız zamanı iyi seçmemiz lazım. Yoksa başımız ciddi bir şekilde belaya girebilir.”
Murat Masa’nın üstüne yanlamasına oturmuştu. Oğuz’a bakıp gülümsedi. “Evet..”
“Mirza’ya ne zaman gitmek zorundayız?” dedi Dilek sakin bir şekilde.
“Aslında Yarın öğleden sonra geleceklerini söylediler. Ama geç kalabilirlermiş. Bilirsin.” Gülümsedi. “Geç kalabilirim dendiğinde kesin geç kalınır.”
Dilek Murat’a dikkatlice baktı. Bugün değişik. Bir Bukalemun gibi.. Her Diyar’a uyum sağlıyor Diye düşündü..
“Yeter artık!” Konuşan Burak’tı. “Nedir bu karamsar hava.. Muhteşem bir güneş ve ona eşlik eden kuru bir hava var.. Bu durumda Havuz işimizi görebilir..”
“Buraya geleli daha 1 saat bile olmadı.. Bu saygısızlık olur.”
“Kime?” dedi Ömer.O da Burak gibi ayağa kalktı.. “Bence mükemmel bir fikir.. Bize katılmak isteyenler peşimizden gelir zaten.” Dedikten sonra Burak’la birlikte kocaman kapıya doğru yürüdüler. Dilek ve Çiğdem hariç tüm herkes onların peşinde Havuz’a gitti. Onlar gittikten sonra Çiğdem odaları görmeye gittiğinde Dilek’te kanepeye uzandı. “Gerçekten de Göründüğü gibi Nephilim’lerin Dünyaya dönmek istediklerine inanıyor musun?” dedi.
Murat ona koyu yeşil gözlerle bakan Dileğe baktı. “Artık neye inanabileceğimi bilmiyorum.”
“Evet.” Tatlı bir şekilde güldü. “Bunca yaşadıklarımızdan sonra insan neye inanabileceğine şaşırıyor… Önümüzde uzun ve yorucu bir yol var. Herşeye rağmen yaptıklarımızdan pişmanlık duymuyorum. Hayatımız eskisine göre daha az eziyet edici..”
“Beni suçlamadığınıza sevindim” dedi Murat düşünceli bir şekilde.
“Seni Suçlamak mı? Şaka mı bu? Biz arkadaşız Murat bunu unuttun mu? Seni bunu isteyerek yapmayacağını bilecek kadar iyi tanıyoruz. Ama her şey bir yana hayatımızı güzelleştirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim.”
“Siz ölseydiniz kendimi suçlayacaktım.”
“Neden?”
“Çünkü sizi bu işe ben sürükledim.”
“Ama…”
“Aması maması yok!” dedi Dilek sözünü keserek. “Kendini suçlayıp bizi üzme..”
Murat gülümsedi.. Gerçekten de doğru arkadaşları seçtiğini şimdi daha iyi biliyordu. Bu zamanda gerçek arkadaş bulmak o kadar zordu ki! Zaman ilerledikçe insanlar kötüye doğru değişiyordu. Murat ve Arkadaşları burada Dünyayı kurtarabilirlerdi ama asla insanların değişimini engellemeyeceklerdi. Dünya’nın sonu geldiğinde ki Murat bu olayın çok yakında olacağına inanıyordu. Ancak o zaman insanların değişimi durabilirdi. O zaman da muhtemelen çok geç olacaktı. Cennete girmeyi başaranlar kendini değiştirmeyenler olacaktı kuşkusuz.
Tüm bu kötülük,zorbalık,işkence ve ülkelerin Hırsına karşılık yine de kenarda bir yerde yaşayan iyi insanlar vardı. Bu insanlar olmasaydı Dünya olmazdı. Bu insanlar olmasaydı her şey daha kötü olurdu. İşte o insanların bir bölümünü Murat tanıyordu ve bu yüzden de çok mutluydu. Aslında Ali de iyi bir insandı. Onun tek kötü yanı Aşk’ın gözünü kolayca kör edebilmesiydi. O Aşık olduğu zaman Aşkı uğruna her şey yapabilirdi. Bu yüzden herkes ona Acı Biber derdi. İstediği bir şeyi elde etmek için sürekli bağırdığı için. Muhtemelen Ali onun Merve’yi sevmediğini öğrenince ona iyi davranacaktı. Murat bundan kesinlikle emindi. Onun bu Düşünceli halini gören Dilek :
“Ne oldu?” dedi.
“Her şey için teşekkür ederim. Bana akıl hocalığı yaptığın için.” dedi Tebessümünü gizlemeyerek. Dilek ondan İki yaş daha küçüktü ama Murat‘dan daha olgun gibi davranıyordu.
“Hadi gidelim” dedi Murat’ı elinden tutup havuzun yanına getirerek.
Burada gerçekten muhteşem bir atmosfer vardı. Yol arkadaşları giysilerle havuza girmiş birbirlerini atıyor,ıslatıyor ve şakadan boğmaya çalışıyordu. Hepsi -Ali’de Dahil- gülüyordu. Tüm bu yaşadıklarını bir kenara atmış,şu an yaşadıkları anın tadını çıkarıyorlardı. Kısa süre önce odalara bakmaya giden Çiğdem de onların arasındaydı. Onları gören Dilek hiçbir şey demeden Hala Temiz olan Havuz’a atlarken Murat’ta bir sandalyenin üstüne oturup onları seyretmeye karar verdi. Onları seyretmek çok eğlenceli olsa da Murat unutulmuş bir şeyler kalmaması için eve biraz daha göz atmaya karar verdi. Aşağıya inmeye karar verdi içeri girer girmez merdivenlerden aşağı indi fakat alt kata açılan kapı kilitliydi.Kapının kilidini açarak tüm koridor boyunca yürüdü. Koridor oldukça uzundu.Muhtemelen Evin altında başka yerlere gidiyordu çünkü Evin enini geçmişti. Sonunda indiği Merdiven görünmez hale gelince karşılaştığı ilk odaya girdi. Burası bir yazı odasıydı.Oda büyüktü ve her tarafı yazılarla doluydu. Masa’nın üstünde bir yazı vardı.Yazıyı okumaya başladı.
“Önce Yaratan vardı.
Haliyle.
Daha sonra, melekler?
Yalan.
Daha sonra sadece Lucifer vardı. Işık Getiren dendi ona, çünkü dendi ki ışığı ile boş ve karanlık evrende parlıyordu tıpkı bir deniz feneri gibi ışıyordu Sabahın Oğlu. Derler ki Tanrı ona baktı ve yaratımın gücünü ilk defa gördü. Neden yarattı? Asla sormadık, asla merak etmedik, çünkü bizim işimiz ve amacımız o değildi. O dedi, biz yaptık. Cebrail geldi bir gün, yanında Mikail ile. Lucifer onlara baktı ve ilk defa gözlerinde değişik bir gün ışığı doğdu: kıskançlık?
Neden?
Dipsiz bir kuyuda harcanmış milyonlarca yıldan sonra umrumda bile değil aslında. Eh, bu sırada insanlar bize kitaplarında Zebani diye isim takmışlar ama unuttukları çok basit bir şey: Biz Melek tik. Bazılarımız hala Melekleri kıskandıracak bir ışığa sahip. Bazılarımız hala Meleklerin altına kaçırmalarına neden olacak bir güce ve gazaba sahip.
Önce Yaratan vardı, artık nerede bilinmiyor ve kimse sorgulamıyor zaten; dogma öğretmiş kuzu gibi güdülmesi gereken insanlığa, Tanrı gizemli yürür.
Tabii.
Önce Yaratan vardı, sonra Lucifer, sonra diğer dört büyük Melek, ama en sonunda Savaş vardı.
Lucifer bir şeyler dedi, ve biz dinledik. Dinledik çünkü bazılarımız gücümüzün sınırlarını merak ediyordu. Bazılarımızın duyguları vardı, tabii ki Tanrı nın dediğini yapıyorduk, ama hissediyorduk, bazı şeyler yanlıştı, Tanrı gidip geliyordu, emirleri değişmişti, çamura şekil verip o yarattığı şeye durağan bir şekilde bakarken, Tanrı değişmişti.
Ha, tabii ki arada bir yerde insan vardı. Hala varlar, ama bakalım ne kadar gelişebilmişler? On binlerce yıl sadece kendileri için varolan bir doğada büyük bir gelişme yapmalarını beklerdim, ama sonuç hüsran. Hala hayvanlar gibi bir kana susamışlık, hala zebanileri (ki bu isimden nefret ediyorum!) bile kıskandırabilecek bir yok etme ve tecavüz etme dürtüsü! İnsanlık! Pöh, bu yüzden mi bizi Kuyu’ya hapsettirdin Lucifer! Bu çamurdan yapılma basit ve maymundan sadece bir adım üstteki yaratıklar için mi canımızı, ruhumuzu, melek kanatlarımızı ve onurumuzu feda ettik!
İnsan bu sırada kitaplar yazdı. Tanrı nın adını politikaya kurban etti, çıkarları için Cennet bahçelerinden parseller satmaya calıştı. Bazılarımız ünlü oldu; ben, okyanusların hakimi Leviathan, ben ki kıtaları yutabilecek Leviathan, balinamsı bir deniz canavarı olarak tarif edildim! Balina ha! Güldüm, o kadar güldüm ki Dünya ya ayak bastığım ilk gecemde dört tane et parçası ve hayat fazlası insancık ölüverdi! Bir de bakıyoruz Asmodeus a! Savaşta topuğumun altında üç tane melek kıvranırken, Asmodeus kaçtı ve bir yerlerde yalancı kıçını saklayıp beklemeye koyuldu. Hala aklımda, savaştan kaçan hıçbır korkak cezasız kalmamalı!
Ama burada yolumdan sapıyorum. Basit bir mesaj olacaktı bu. Çoğunuz anlamayacaksınız, çünkü hayatlarınız işlerinizden, bar kenarlarından sürtüp ona buna göz kırpan sevgililerinizden, bir kağıt parçası için kendinizi heba ettiğiniz okullarınızdan oluşuyor! Leviathan! Çoğunuz bu adı bile anımsamayacak kadar kapalısınız, ama böylesi daha iyi İlk başta düşünecekler ki bu notlar bir delinin kaleminden çıkma, ama aslında bu notlar tüm o kitapların gerçeğinden daha da gerçek olanı bilen birinin, Tanrı nın karşısında zamanında diz çökmüş, zamanında mızrağını oğullarının kanına bulamış birinin elinden çıkma! Onların ve politikalarının yüzünden Cehennem denilen boş ve dipsiz Kuyu da sürgüne yollanmış bir Melek in sözleri bunlar!
İnsanlar, Melekler, Asmodeus ve Lucifer
Geliyorum! Ve uğruna savaşıp alamadığımız özgürlük için savaşı yeniden başlatıyorum!”
“Efendim.. Dediklerinizi yaptım..” dedi. “Bana kendinizi gösterebilirsiniz.. Tek başımayım.”
“Burada birilerinin olduğunu hissediyorum” Bu çok yorgun birinin halsiz sesiydi. “Araştır..”
Yeni gelen adam ayağa kalkarak her yere bakmaya başladı. Murat’a doğru gelmek üzereydi ki Murat diğer yazı dolabının önüne geçti. Gelen adam orada da bir şey bulamadı.Tekrar yazı yerine doğru yürümeye başlayınca Murat tekrar eski yerine geçti.Adam oturduktan sonra :
“Efendim.. Size söyledim.. odada kimse yok!”
Adam’ın karşısında biri belirmeye başladı. Bu çok garip bir şeydi. Yaralı kolunu tutan Kara Tenli bir insan’dı. Adam :
“Dedikleriniz yaptım efendim.. Bu yazı insanlığın kaderini değiştirmek için anahtar olacak.. Bir uyarı..”
“Dediklerimi aynen aktardın değil mi?”
“Evet efendim.. Şimdi bana Taş’ın şifresini söyleyin..”
“Aktaş… Kader kapısının önünde Yedi tane hayvanın resmi var. Bunlar Aslan, Anka Kuşu, Yılan, Rakun, Karınca, Kedi, Kartal ve At’tır. Bunlar Cenneti koruyan Yedi Kutsal Hayvandır. Dört Kere Aslan’a, İki Defa Rakuna, Bir Defa’da Karıncaya bas. Eğer Kartala tıklarsan üzerine lavlar dökülür. At’a tıklarsan bir kapak açılır ve Çivi’lere saplanırsın. Anka Kuşu’na tıklarsan kafeslerden Dört tane Jaguar bırakılır. Yılana tıklarsan İki kaya arasında ezilir, Kedi’ye tıklarsan da Yüzbinlerde Böcek serbest bırakılır. Bu çok tehlikeli bir iş.Yine de yapmak istediğine emin misin?”
Aktaş mı? Bu Seri Katil Süleyman Aktaş mıydı? Herşeyi bilen Meçhul kişi bu muydu?
“Evet efendim..Taş Dünyaya Ait.. Bunu oraya Götürmeliyim..”
“Ya diğer İki taş.. Onları da götürecek misin?”
“Eğer fırsatım olursa efendim ama evet.. onları da götürmem gerek..”
“Ama biliyorsun..”Bir süre duraksadı “Bu diyarı bu Taşlar ayakta tutuyor.. Onları götürdüğün zaman burayı kaos yönetecek.”
“Yanıldığınızı söylemekten utanç duyuyorum efendim. Bu diyar taşlar olmadan öncede iyi durumdaydı. Derin Boyut’ın ayakta tutan sevgi ve arkadaşlık. Hiç kimsenin bu gizli taşlara ihtiyacı yok!”
“Sence neden bu taşlar bu kadar korunuyor Aktaş. Bir nedeni olmalı öyle değil mi?”
“Nedeni…”
“Nedeni taşların saklı kalması gerektiği. Hiç kimsenin onları kullanması istenmiyor.”
“O zaman taşlar neden yapıldı? Bir işe yaramak zorunda..”
“İstediğini yap Aktaş. Ama unutma seninle bir anlaşmamız var. Buna uymazsan bu halimle bile sana gazabımı gösterebileceğimi çok iyi biliyorsun.”
“Evet efendim. Bende sizin gibi sözümü tutacağım.”
“Nerdeydin Murat?” dedi.
“Sadece dışarıda geziyordum.Etrafı keşfe çıkmıştım.” Diye cevapladı Murat onu.
“Bilmediğin bir şehirde mi?”
“Neden olmasın?”
“Bir daha bize söylemeden dışarı çıkmasan iyi olur” dedi Oğuz. “Kızlar bütün bu zaman boyunca sürekli seni konuşup durdu. Onların arkadaşısın ve onlar için önemlisi bunun unutma. Bizim için olduğun gibi.”
“Tamam.”
Odada Yedi tane yatak vardı. Bir tanesi en başta düz bir şekilde idi.Altı tanesi de üçer gruplarla karşılıklı yanlamasınaydı. Murat ilk aklına gelen yatakta yattığında kimse bir şey demedi. Onlar da kendi yataklarına yattılar.
Gece yarısına doğru terlemeye başladı. İnanılmaz bir şekilde terliyordu. Sonunda terlemesi dayanılmaz bir hal aldığında ayağa kalkıp balkona çıktı. Gece yarısında Pyrzas gerçekten de mükemmel güzellikteydi. Buradan şehrin çoğu görülebiliyordu. Tam geri dönmek üzereydi ki kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Murat ne kadar uğraşıysa da kapı tekrar açılmadı. Sonunda arkasından bir ses :
“Şimdiye kadar iyi iş başardın Murat”
Murat arkasını döndü.Cildide dahil tamamen maviler içerisinde bayan bir ruh duruyordu karşısında.
“Kimsiniz?” dedi Murat bir daha yaklaşarak.
“Benim adım Ayla.. Kim olduğum da o kadar önemli değil..”
“Benden ne istiyorsunuz?”
“Beni takip et genç adam.”
Murat’ın içinden geçerek kapalı olan kapıdan da geçti. Murat ise kapıyı açarak Ayla’yı takip etti. Onu uzunca bir süre takip etti. Sonunda büyük demir bir kapının yanına geldiler. Ayla’nın tek bir sözü ile demir kapı açıldı.
3.Bölümün Sonu
Yorumlar (2)
sizden gelenlerde olsa gerek!
harikasın da eski bölümlere nerden ulaşcam